Sağlı sollu, kusursuzca yerleştirdiğim şamdanları arasında konuşlanmıştım. Her zamanki gibi kalemi oldum olası sıkıca kavrayamayan parmaklarım, önümde sayfalarını birbiri ardına umarsızca parçaladığım, kin kustuğum, aşkımın kırmızısıyla kana buladığım kahverengi kaplı defterim.
Hemen yanıbaşımda yanmakta olan ve oldukça dar olan odama uzanan melankoli kanallarını açan, tarçın kokulu tütsüm eşliğinde yanmakta olan tek dal sigaram. Yalan yok, hoşlanmadığım şeylerle çevrelenmiş hayatımda sıkıca sarıldığım tek şey olan satırlarımın arasında kaybolmak için buradayım yine. Aciziyetimi belgelemek demiştim ya, tam olarak onun için aslına bakarsan.
Nedendir insanları bu denli riyakar yapan? Veyahut aksedilen çıkarlar değerli midir kendimize cayrıdan bizi, kendimize olan saygımızdan? Üzerimize yapışmış "yapmak zorunda" olduklarımız. Sorgulanamaz, soruşturalamaz gerçeklerin altında ezilmekte olan bilinçaltımızın bir şahlanışı mıdır bu yoksa? "Bitsin bu işkence" dercesine dile gelişi midir yoksa? Açılan derin uçurumların, ruhumuzu çepeçevre saran kapanların esaretinin gölgesinde sindirilmiş, bastırılmış olabilir miyiz? "Sadece bir kere daha" diyerek kendimizi kandırdığımız, boyunduruğu altına girdiğimiz yanlışları hayatımıza empoze edişimizden ibarettir pişmanlıklar. Benliğimize ispat edemediğimiz, inkar da edemediğimiz klişeler. "Bu yanlıştır, bu doğru"lar... Ve her seferinde yanlış ve doğru kavramları arasında boy gösteren paradokslar. Yüksek doz ironiye mahkum oluşlar, bilinçsizleşmeler ve kayboluşlar. Dimağımızı uçurumların eşiğine kadar getirip, derinlerinde kaybolduğumuz geceler. Hayatın acımasızlığından şikayet edip duran küstah insanlar, aralarına karışmalarımız. Alışılageldik dogmaların izlerinde süregelen yaşamlarımız ve bunlarla birlikte alevlenen tatminsizliklerimiz.
Hep daha fazlasını istedikçe avuçlarımızı yalayışlarımız, inatlarımız ve kabullenemeyişlerimiz sayesinde bu haldeyiz. Lanet olsun da, biz kimiz?
Bilmem kaç yüz tane kemik üzerine inşa edilmiş bilmem kaç gram etten oluşan kuklalarız. Yularımız başkalarının elinde ve bu acımasız sahnede birbirinden berbat figürler sergiliyoruz. "-mış" gibi yaşıyoruz, yaşıyor"muş" gibi yapıyoruz. Bedenimizin ve yaşamın dikteleri üzerinde savunmasızlaşan ruhumuz, elleri kolları prangalı, gün be gün daha da acı çekmekte. Bu tarifsiz ve sonsuz acı umutsuzluğa sürüklemekte.
İnsanlar hareket etmemekte, miskinleşmekte. Düşünmeyen beyinler, örümceklerden yana kullanmakta misafirperverliklerini taze fikirler yerine. Yanlış olduğunu bile bile, bir ayağımızdan sımsıkı düğümlerle bağlı olduğumuz düşünceler çıkmazlara sürüklemekte. Örümceklenen beynimiz bir yerde, sadece bilmem kaç gram etin derinliklerinde alınacak bilmem kaç dakikalık zevklerin hesabını yapmakta. Söz konusu yerden sadece yarım metre yukarıda atan kalbin ritminden habersiz, sadece çıkarlar doğrultusunda şekillenmiş bombok bir maneviyatımız ve az önce bahsettiğm et-kemik yığınından başka hiç bir bok değiliz.
Burun ve vücudumuzdaki bilimum deliklere dolan ıslak toprak kokusunu aldığımızda yüzleşeceğimiz başka bir gerçek de şu ki; kendimizden, hayallerimizden uzak, rezil rüsva bir yaşamın hipnotizmasında sürüklendikten sonra, ebediyete dek yok olacağımız.
Şalter inecek dostum, görüntüler karanlıklaşacak. Sesler bulanıklaşacak, vücudun soğuyacak. Sevdiklerin arkandan ağlayacak. Dönemeyeceksin gittiğin yerden geriye, ölümsüzlüğün sana meydan okuyacak. Hesabını soracak benliğin kendi kendine bu pervasızlığın. Ve toprak olup gideceksin dostum.
Uzat elini uzatabildiğin kadar uzağa. Terlesin avuçların, yakaladığında sıcaklığını cehennemin. Kapat gözlerini, hisset hapsoluşunu sonsuzluğuna. Farzet seni terkettiğini meleklerinin, farzet dostum, farzet ki hiç yoktular omuzlarındakilerin...










guzel dusunceler.
--
"Fashionably sensitive; but too cool to care!"
--
f.ujiyama
--
Mustafa Köseoglu
Previous Page12Next Page